Bölgesel ve Küresel Güçler Açısından Dağlık Karabağ Sorunu

Günümüzde bölgede yaşanan tüm sorunların temelinde, tarihsel süreçte Rusya’nın Kafkasya bölgesine dair izlediği politikaların önemli bir payının olduğu söylenmeli.

 Sovyetler Birliği’nin dağılmasıyla açığa çıkan, başta Kafkasya olmak üzere birçok bölgede yaşanan sınır sorunları ve dondurulmuş meseleler, günümüzde adeta artçı depremler gibi bölgedeki varlığını hissettirmeye devam ediyor. Aralarında Abhazya ve Osetya’yı da zikredebileceğimiz bu sorunlardan biri olan Dağlık Karabağ, bölgedeki en güncel ve karmaşık meselelerden biri olarak, bu günlerde yeniden gündemde. Bölgedeki birçok sorunun temelinde tarihî gelişmeler önemli bir yer tutuyor. Bu sorunlar bazen gündemde yer almıyor veya donduruluyor, bazen de Dağlık Karabağ sorununda olduğu gibi, günlerce gündemden düşmüyor. Öncelikle bu sorunların konjonktürel olarak dondurulup, daha sonra gerek bölgesel gerekse de küresel gelişmeler ışığında yeniden gündeme getirildiğini ve adeta birer araç olarak kullanıldığını hatırdan çıkarmamalıyız. Çünkü Sovyetler döneminde, bölgedeki tüm etnik grupların Rusya’ya göbekten bağlı olması için bu tür bir politika izlenmişti ve bu sorunlar sadece Güney Kafkasya’da değil Kuzey Kafkasya’da da zaman zaman yeniden alevlenmektedir.
Dağlık Karabağ bölgesindeki son dönem gelişmelerinden çıkarılabilecek en önemli sonuç, Türkiye’nin özellikle Kafkaslardaki etkisinin artmasından rahatsız olan tarihî, küresel ve bölgesel rakiplerinin bir kez daha ortaya çıkmış olmasıdır. Bu nedenle, Türkiye’nin bu konuda izlediği politika hem bölgesel hem de küresel güçler tarafından yakından takip edilmekte ve hatta Türkiye doğrudan bu sürecin içine dahil edilmeye çalışılmaktadır.
Dağlık Karabağ sorunu özelinde, bölgenin tarihsel geçmişi ve Rusya’nın buradaki demografik yapının şekillenmesindeki rolü göz önünde bulundurulduğunda, meselenin kökeni daha net bir biçimde anlaşılabilir. Dağlık Karabağ bölgesi, geçmişte olduğu gibi bugün de, küresel ve bölgesel güçler açısından stratejik öneme sahip bir coğrafyada yer almaktadır. Özellikle Sovyetler sonrası süreçte, Ermenistan açısından bu bölgenin önemi daha da artmıştır. Peki, yaklaşık 30 yıl önce Ermenistan’ın Azerbaycan topraklarını işgaliyle başlayan bu süreçte, bölge neden halen sağlıklı bir çözüme kavuşturulamamıştır? Bunun birden fazla nedeninin olduğu artık herkes tarafından bilinen bir gerçek. Bölgenin en önemli aktörlerinden biri olan Rusya’nın sıcak bakmadığı hiçbir çözüm önerisinin uzun ömürlü olamayacağı zaten aşikâr. Bu durum sadece Nikol Paşinyan döneminde değil, daha önceki Serj Sarkisyan ve Robert Koçaryan dönemlerinde de açık bir biçimde görülmüştü. Fakat Nikol Paşinyan’ın, Dağlık Karabağ’da yaşananlar, ülkede yeniden seferberlik ilan edilmesi ve Ermenistan’ın uluslararası kamuoyundaki konumu karşısında artık Ermeni toplumunda Paşinyan yönetimine karşı ciddi bir tepkinin meydana gelmesi gibi farklılıklarla seleflerinden ayrıştığını söylemek mümkün.
Dağlık Karabağ’da yaşanan gelişmelerin sadece bölgede değil uluslararası arenada da önemli birtakım yansımaları olmuştur. Bölgede yaşananlar karşısında, başta bölgesel aktörler olmak üzere herkes neredeyse tarafını açık bir biçimde ortaya koyan beyanatlarda bulunmuştur. Azerbaycan’a destek verdiğini beyan eden ülkeler arasında Türkiye, Moldova, Pakistan, Gürcistan, Ukrayna, Libya, Afganistan, İsrail, İtalya, Bosna Hersek, Irak ve Kolombiya yer alırken, Ermenistan’ın yanında olduğunu açıklayanlar ise Yunanistan, Güney Kıbrıs Rum Yönetimi (GKRY), Guatemala ve Fransa oldu. Taraflarını resmî olarak belirleyen bu ülkelerin yanında, Avrupa Birliği gibi uluslararası kuruluşlar ise “arabuluculuğa hazırız” mesajı verdi.

İki ülke arasındaki çatışmaların, bu kez farklı dinamiklerle örülü bir yapısı olmakla birlikte, daha uzun süre devam edecek gibi göründüğünü söylemeliyiz. Özellikle Azerbaycan’ın yeni bir müzakereye başlamayacağı yönündeki beyanatları da bu duruma işaret ediyor. Burada dikkat çeken ilk husus, yaklaşık otuz yıldır çözüme kavuşturulamayan bu sorunla ilgili olarak şimdiye kadar elini taşın altına koymayan uluslararası camianın bundan sonra nasıl bir yol izleyeceğidir. Kamuoyu oluşturma hususunda Ermenistan tarafı yoğun bir çaba içerisine girmiş ve uluslararası kamuoyunu yönlendirmek için çok sayıda asılsız haberlere yer verdi. Bu haberler arasında Türk F-16’larının bir Ermeni Su-25’ini vurduğuna, Azerbaycan’ın Karabağ’daki hava operasyonlarının kontrolünü Türkiye’ye havale ettiğine, Türkiye’nin Erzurum-Kars bölgesinden çatışma sürecini kontrol ettiğine dair haberler Ermeni basınında ilk sıralarda yer aldı. Bu konuda bir diğer iftira da Türkiye’nin bölgeye Suriyeli milisler ya da başka birlikler gönderdiğiydi; fakat AB tarafından da iddiaların gerçeği yansıtmadığı belirtildi. Benzer şekilde, bazı Rus gazeteciler ise Wagner’e ait paralı askerlerin Ermenistan tarafında cephede görev aldığını iddia ettiler. Tüm bu yaşananlar ve iddialar, aynı zamanda tarafların söylemlerinin de iyice sertleşmesine neden oldu.

Dağlık Karabağ sorununda, bu süreçte Batılı devletler kadar Orta Doğu’daki devletlerin tutum ve davranışları da ön plana çıktı. Konjonktürel olarak Ermenistan’ın yanında yer alan bir ülke olan İran arabuluculuk önerisinde de bulundu; topraklarında yaşayan Azerbaycan Türklerinin İran-Ermenistan sınırında Ermenistan’a silah taşıyan tırları protesto etmesiyle gündeme gelmiş olsa da İran yönetimi Ermenistan’a verdiği desteği devam ettirdi. Kritik öneme sahip bölgelerin birer birer işgalden kurtarılması açısından, Ermenistan’a gelen yardımların kesilmesi konusunda da İran’ın stratejik bir öneme sahip olduğunun belirtilmesinde yarar var.

Bölgede yaşananlar, Rusya Federasyonu’nun Ermenistan’da bulunan askeri üslerinin bu süreçte devreye sokulabileceğine dair bazı haberleri de ön plana çıkardı. Fakat konuya Rusya açısından bakıldığında, bir yandan bölgedeki artık neredeyse tek müttefiki diyebileceğimiz Ermenistan, diğer taraftan ise özellikle de petrol gelirleri nedeniyle iyi ilişkiler sürdürmesi gereken Azerbaycan yer almaktadır. Bu nedenle her iki tarafla da ilişkilerini iyi tutması, özellikle bölge ülkelerinin Batı ile yakınlaşmasını engellemek açısından elzem görünmektedir. Rusya’nın aynı politikayı sürdüreceği ve her iki tarafa da silah satmaya devam edeceği kuvvetle muhtemel. Ancak bu politika da kendi içinde çelişkiler barındırıyor: Bir yandan Minsk Grubu’nun eş başkanı olan Rusya’nın sorunu çözüme kavuşturması beklenirken, öte yandan aynı Rusya’nın taraflara silah satması düşündürücü.

Taraflara ateşkes çağrısında bulunanlar arasında Almanya Başbakanı Angela Merkel ve ABD’li diplomatlar da yer aldı. Ermenistan bu konuda ABD’yi adeta şikâyet mercii olarak gördü ve “Türkiye’nin bölgede Ermenilere karşı Amerikan yapımı F-16’ları kullandığını” ileri sürerek bunun durdurulması hususunda ABD’nin neden bir şey yapmadığını sorguladı. Ermenistan tarafı çatışmaların başlangıcından beri, Türkiye’nin bölgede aktif bir şekilde rol aldığını ileri sürerek adeta Türkiye’yi sürece dahil etmeye çalışıyor; Türkiye ve Azerbaycan tarafından yapılan resmî açıklamalarda ise sık sık Türkiye’nin bu çatışmalarda taraf olmadığı dile getiriliyor. Konuyla ilgili Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatı (AGİT) Minsk Grubu da taraflara koşulsuz ateşkes çağrısında bulundu. NATO ise Türkiye’den bölgedeki nüfuzunu kullanarak tansiyonun düşürülmesine aracılık etmesini istedi. AGİT Minsk Grubunun ve Batılı devletlerin konuyla ilgili açıklamalarına bakıldığında, bu beyanatların aslında Rusya için de bir mesaj barındırdığı söylenebilir. Nitekim Batılı devletler ve uluslararası kuruluşlar her ne kadar konuyla ilgili somut bir adım atılması hususunda aktif olmasalar da, bölgenin kaderini tamamen Rusya’ya bırakmadıklarını da bu mesajlarla teyit etmekteler. Birleşmiş Milletler (BM) Güvenlik Konseyi ise Dağlık Karabağ konulu toplantıda, sorunun çözümü için Minsk Grubu’nun sorumluluk alması gerektiğini beyan etti.

Sonuç olarak, günümüzde bölgede yaşanan tüm sorunların temelinde, tarihsel süreçte Rusya’nın Kafkasya bölgesine dair izlediği politikaların önemli bir payının olduğu söylenmelidir. Bugün bölgesel bir sorun olarak ortada duran bu konuda da, Rusya’nın onaylamadığı bir çözüm, bölgeye uzun vadeli bir barış getiremeyecektir. Bu nedenle, bu çatışmaların uzun ve kısa vadeli olmak üzere çok sayıda bölgesel sonucu olacağı aşikâr. Bu çatışma süreci Rusya’nın (tarihte olduğu gibi) bir kez daha Ermenistan üzerinde güçlü bir etki kurmasına sebep olacaktır. Özellikle Paşinyan dönemiyle birlikte Ermenistan, Rus karşıtı bir politika izleyeceğinin sinyallerini vermiş ve daha Batı yanlısı bir imaj çizmişti. Bu dönemle birlikte bu imajın da büyük oranda zarar göreceği anlaşılmaktadır.

Bu gelişmelerden çıkarılabilecek en önemli sonuçlardan biri de Türkiye’nin özellikle Kafkaslardaki etkisinin artmasından rahatsız olan tarihî, küresel ve bölgesel rakiplerinin bir kez daha ortaya çıkmış olmasıdır. Bu nedenle, Türkiye’nin bu konuda izlediği politika hem bölgesel hem de küresel güçler tarafından yakından takip edilmekte ve hatta Türkiye doğrudan bu sürecin içine dahil edilmeye çalışılmaktadır.

Batılı devletlerin veya küresel güçlerin Kafkasya bölgesiyle ilgili şimdiye kadarki tutum ve politikaları göz önünde bulundurulduğunda, yeni dönemde, bölgede barışın sağlanmasında, bu barışın korunmasında ve şartlarının belirlenmesinde artık söz konusu güçlerden ziyade Türkiye’nin aktif olarak rol alması gerekecektir. Türkiye’nin Kafkasya bölgesiyle tarihî, kültürel ekonomik ve coğrafi bağlara sahip olduğunun bir kez daha hatırlanmasında fayda vardır.

[Doç. Dr. Yıldız Deveci Bozkuş Ankara Yıldırım Beyazıt Üniversitesi Kafkasya Çalışmaları Anabilim Dalı öğretim üyesidir]

 

Haberin Çıktığı Diğer Platformlar:

  1. https://www.aa.com.tr/tr/analiz/bolgesel-ve-kuresel-gucler-acisindan-daglik-karabag-sorunu/2001087
BU KONUYU SOSYAL MEDYA HESAPLARINDA PAYLAŞ

Yorumlar

Henüz yorum yapılmamış.